Forum içeriğimiz ziyaretçi kardeşlerimize açılmıştır. Forum sayfamızı daha aktif kullanmak için üye olmanız gerekir.

Gönderen Konu: Vuslata Götüren Esaslar  (Okunma sayısı 232 defa)

Kalender

  • Ziyaretçi
Vuslata Götüren Esaslar
« : 27 Kasım 2017, 16:08:03 »
Tasavvuf ehlinin büyüklerinden Abdulhalık Gucdevanî rahmetullahi aleyhi Hazretlerinin tespit ettiği, Nakşibendi saliklerinin dikkat ve riayet etmesi gereken bazı prensipler vardır.

Bu kaidelere riayet; manevi yolda ilerlemek ve derece kat etmek isteyenler için hayati öneme sahiptir. Ki kötü ahlaklardan kurtulup kamil mümin olunabilsin ve kalbin tasfiyesinde ve nefsin tezkiyesinde yolda kalınmasın. Bu kıymetli prensipleri sıralayıp kısaca açıklamakta fayda var.

Hûş der dem

Her alıp verilen nefeste, manen uyanık bulunmak, zikirsiz bir nefes dahi geçirmemek demektir. Saadat-ı Kiram’dan Mevlana Sadeddin Kaşgarî rahmetullahi aleyhi bu ölçüyü, “Bir nefesten diğer bir nefese geçerken bile, asla gaflete düşmemek ve daima Allah(u Zülcelali zikretmek sureti) ile huzurda olmak.” şeklinde tarif eder.

Her nefeste uyanık olmak, ehli zikrin, gerek zikir esnasında ve gerekse sair zamanlarda, Allah’tan gafil olmaması demektir. Nefesleri gafletten kurtarmak, kalbe huzur bahşeder. Her nefes alış verişte, kalbin Allah ile huzurda olması; Allah’a itaat bereketiyle nefesleri ihya etmeye bağlıdır. Bir insanın kalbi, Allah ile beraberliğin huzur ve şuuruna erişince, buna bağlı olarak, diğer hal ve tavırlarında da düzelme görülür.

Nazar ber kadem

“Ayak ucuna bakarak” yürümek demektir. Salik, gözünün ve ona bağlı olarak da gönlünün etrafa fazlaca takılıp kalmaması için, yolda ayaklarının ucuna bakarak yürümelidir. Çünkü Allah’tan ve zikrinden gayri ne varsa kalbî huzuru dağıtır, Hak ile araya perde olur.

Haddi zatında bu usul, Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin yürüyüş tarzını tatbikten ibarettir. Rasul-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz, yürürken, gerekmedikçe etrafına bakınmaz, umumiyetle ayaklarının ucuna bakarak, sanki yokuştan iniyormuş gibi seri ve vakarlı yürürlerdi. Yani, bu prensip, Allah Rasulü sallallahu aleyhi vesellemin örnek ahlakından alınmıştır.

Hakikaten göz nereye bakarsa gönül de oraya akar. Gözün adeta bir kamera gibi çektiği filimler, çoğu zaman kalbi lüzumsuz yere meşgul eder. Bu bakışlar, gönül arşivinde lüzumsuz yer işgal eder, zehir akıtır. Bu sebeple, gönlün dağınıklıktan ve perişanlıktan salim kalabilmesi, bir bakıma oraya akseden görüntülerin keyfiyetine bağlıdır.

Çünkü salikin kalbi masivaya takılınca vesveseler başlar. Şayet gafillerle ihtilat ederse (oturup kalkarsa), onların katı kalplerinin kasveti, kötü huyları, bozuk fikirleri kalbine akseder. Bu ise son derece tehlikelidir.

Sefer der vatan

Bir mürşid-i kamile varabilmek kastıyla çıkılan yolculuğun yanı sıra, salikin, kötü ahlaktan ve günahların kirinden arınıp güzel ahlak ve ince duygulara, yani aslî hüviyetine yönelmesini ifade eder. Salik, hiçbir zaman içinde bulunduğu manevi hali kâfi görmeyip daha güzel bir hale ulaşmaya çalışmalıdır. Yahut bir makamdan, daha yüksek diğer bir makama sefer gayretinde olmalıdır.

Ebû Osman el-Mağribî Hazretleri buyurmuşlardır ki: “Salik, heva ve hevesini terk edip Allah’a ibadet ve taata dönmelidir. “Sefer der vatan” sözüyle kastedilen, bir memleketten diğer bir memlekete yolculuk etmek değil, insanın kendi iç âleminde Allah-u Zülcelal’e vuslatıdır. Salik, bir mürşid-i kamil bulduğu zaman, zahirî yolculuğu bırakıp batınî yolculuğa başlar.”
Seyru sülukte bu düstûr ile salik, “Ben Rabbime gidiyorum.” (Saffat; 99) diyen İbrahim aleyhisselam gibi, her adımda Rabbine gitmekte olduğunun idrakine ulaşır.

Halvet der encümen

Halk içindeyken bile Hak ile beraber olmak demektir. Yani salik, zahiren insanlarla ihtilat halindeyken ve günlük işleriyle meşgulken bile, bâtınen kalbiyle zikretmek suretiyle, Allah-u Zülcelal ile beraber olma haline ulaşmalıdır. Bu sayede, etrafına hissettirmeksizin Rabbiyle beraberliğini sürdürmüş ve aynı zamanda insanî hayatın icaplarını da aksatmamış olur. Nitekim “El karda, gönül yarda” kelam-ı kibarı, bu hali pek veciz bir sûrette ifade eder.

Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerîm’de, bu kalbî dirayete sahip kullarını şöyle tavsif buyurur: “Onlar, ne ticaretin ne de alış verişin kendilerini Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoyamadığı kimselerdir. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” (Nûr; 37)

Burada şuna da dikkat etmek gerekir ki zikir sadece dil ile veya dik ve kalp ile “Allah” lafza-i celalini veya başka bir tesbihi tekrarlamak demek değildir. Zikrin, değişik çeşit ve seviyeleri vardır. Anmak, emrini hatırlamak, kalbi meşgul etmek, tefekkür etmek gibi birçok şekilde kalp Allah-u Teala ile irtibatta olur ki zikir de bu demektir. Buna “Yad kerd” denir.

Yad kerd

Kalbin zakir (zikreder) hale gelmesidir. Nef-yu isbat yoluyla (La ilahe illallah zikriyle) kalpte bir nevi put haline gelmiş bulunan bütün masiva kirleri çıkarıldıktan sonra, yegâne maksadın Allah olduğu fikri, kalpte sabitlenir. Daimi zikirle kalp temizlenir ve güzel ahlak kalbe yerleşir.

Baz geşt

Matlub ve maksûdun ancak Allah rızası olmasıdır.

Nef-yu isbat (kelimei tevhid) zikrinin sonunda “İlahi ente maksudi ve rıdaike matlubi”, yani (Allah’ım, maksûdum ancak Sen’sin ve talebim ancak Sen’in rızandır) denilerek yapılan zikrin tefekküründe derinleşmektir.

Bu, nef-yu isbatın manasını (te’kîd) pekiştirip tevhîd sırrının kalpte gerçek manada yerleşmesi içindir. Böylece Allah ile arada perde olan bütün gaye ve arzular yok edilerek, kalbî itmi’nan hasıl olur. Diğer taraftan, zikir gibi manevî bir hal ile mertebeler aşmak, kerametlere nail olmak gibi gönle gelebilecek muhtemel vesveseler de tamamen reddedilip asıl gayenin Allah’ın rızasını kazanmak olduğu düşüncesi gönle bir kez daha nakşedilir.

Nigah daşt

Nefsanî ve şeytanî havatırdan (kalbi meşgul eden yersiz veya zararlı düşünceler) korunmaktır. Gözü, uygunsuz şeylere bakmaktan; aklı kötü düşüncelere dalmaktan muhafaza etmek ve Hakk’ın tecellîgahı olan kalbi daima kontrol altında tutarak, masivanın orayı istila etmesine mani olmaktır.

Tasavvufun bir hedefi de kalbi kötü düşüncelerden ve bozuk fikirlerden muhafaza etmektir. Kalbi bunlardan muhafaza etmek ise çok zor bir iştir. Buna muvaffak olan kimse, tasavvufun gerçek semeresini elde etmiş demektir.

Yad daşt

Kulun daima Cenab-ı Hakk’ın manevî huzurunda bulunmakta olduğunu hatırında tutması ve bu şuurla hareketlerine dikkat etmesidir. Buna “murakabe” de denilir. Bu duygu, günahlara karşı sağlam bir zırh gibidir. Zîra bir insan, kendini ilahî huzurda bilmekteyken ve kalbi Allah ile beraberken nasıl günah işleyebilir?

Vukuf-i zamanî

Her an kendini yoklamak ve zamanı iyi değerlendirmek. Salik, içinde bulunduğu vaktin kıymetini iyi bilmeli ve lüzumsuz şeyleri terk edip zamanını en kıymetli şeye hasretmelidir. Zamanı ne derecede değerlendirebildiği hususunda da sık sık nefsini hesaba çekmelidir. (Üç saatte veya günde bir defa.)

Diğer bir manada vukûf-i zamanî, salikin her an kendi halinden haberdar olması ve halinin şükür mü yoksa özür mü gerektirdiğini bilerek, gereğince amel etmesidir. Her an ve her halin muhasebesini yaparak, huzurda zikirle geçirdiği anına ve haline şükredip gafletle tükettiği zamanlar için tevbekâr olmalıdır.

Bir başka ifade ile kabz halinde istiğfara, bast halinde ise şükre devam etmelidir. Bu suretle, her halükarda gafletten sakınan bir kimse, gereksiz mazî endişesinden ve istikbal telaşından kurtularak, yaşamakta olduğu halin ihyasıyla meşgul olur ki tasavvuftaki “Sufi, ibnü’l-vakt olmalıdır” prensibi de bunu ifade etmektedir.

Vukuf-i adedî

Zikrin adedine dikkat ve riayet etmektir. Mürşid-i kamiller, salikin manevî haline göre belli miktarda zikir verirler. Çünkü zikrin de umulan neticeyi hasıl edebilmesi için, belli bir tekrar sayısı, tabir caizse bir dozajı vardır. Bu sebeple, salikin zikir esnasında dikkatinin dağılıp gönlünün vesveseye düşmemesi için, mürşidinin söylediği ölçülere ve verdiği sayıya riayet etmesi gerekir.

Zira zikirde her ne kadar öncelikle keyfiyet mühimse de zikrin kemmiyeti, yani muayyen bir hududu ve ölçüsü olmadığı zaman, bazen zihnî ve kalbî huzursuzlukların görülmesi de muhtemeldir. Bu durum, her şeyde olduğu gibi, zikirde de ifrat ve ölçüsüzlükten doğabilecek hataların bir neticesidir.

Bu sebeple, zikri hem keyfiyet ve hem de kemmiyet itibariyle en güzel bir sûrette îfa etmeye gayret göstermelidir. Zîra zikirde sayıya riayet, sadece sayı saymak değil, sayı çerçevesi içinde “kalbî zikri” derinleştirmektir. Bunun ise zikrin keyfiyetine manî olmadığı gibi, aslında onu takviye eden bir şart olduğu açıktır.

Vukuf-i kalbî

Kalbin daima zikr-i ilahî ile meşgul olmasıdır. Bu, ihsan duygusunun daimî bir şuur haline gelmesi demektir. Salik, her fırsatta kalbini yoklamalı, onun ne halde olduğuna bakmalıdır. Zira zikirde asıl matlup, kalbin zikredilenden haberdar olmasıdır.

Zikir, ağızdan kalbe inmeyen kuru lafızların tekrarından ibaret değildir. Bu sebeple, zikir esnasında “Allah beni her an ve saniye görür” halinde olmalı, bütün dikkati zikredilene yöneltmeye çalışmalıdır. Sadat-ı Kiram hazeratı, vukûf-ı kalbînin, yani dikkati kalbe yöneltmenin, zikirde şart olduğunu söylerler. Zikrin gerçek muhtevasını tadabilmek için, bütün varlığın ve hususen kalbin de Allah’a yöneltilmesi îcab eder.


Osman Nuri Topbaş