Forum içeriğimiz ziyaretçi kardeşlerimize açılmıştır. Forum sayfamızı daha aktif kullanmak için üye olmanız gerekir.

Gönderen Konu: Zamanın Evliyaları  (Okunma sayısı 323 defa)

Kalender

  • Ziyaretçi
Zamanın Evliyaları
« : 20 Eylül 2017, 12:10:10 »
Seyda-i Taği (k.s) buyuruyor, bir müjde vererek diyor ki: “Bu zamanın insanlarından namazını kılan, orucunu tutan, şayet varsa, zekâtını veren ve kendini günah-ı kebâirden muhafaza eden kimse evliyalardandır.”

Anlaşılıyor ki Seyda, müslümanları zayıflamış, din yolunda gidenleri azalmış görmekte. Onun için de “Bu zamanın insanlarından namazını muntazam olarak kılan, orucunu tutan, malı varsa zekâtını verip, hacca giden kimse, benim gözümde evliyadır. Böylelerini evliya olarak, küçük evliya olarak görmekteyim” buyuruyor.

Eğer müslümanlığı biz Seyda’nın zamanıyla (yani yetmiş seksen sene evvel) mukayese edersek bugün, müslümanlığın daha zayıfladığını görürüz. Çünkü o zaman imkânlar vardı. İrşad serbestti, ilim tahsili serbestti, müslümanlık serbestti. Sultan Reşad’ın, sultan Abdülhamid’in zamanı idi o zaman. Müslümanlığa mani yoktu. Peygamberin (s.a.v) Şeriatı cari idi. Kanun olarak Şeriat hakimdi. Sultan Abdülhamid zamanında Şeriat kanunları geçerli idi. Hâl böyle iken Seyda, müslümanlık azalmış, diyordu.

Seyda buyuruyor ki, “Bana müceddidlik geldi ben kabul etmedim. Müceddidlik Sultan Abdülhamid’e olsun dedim.”

Malum her devirde bir müceddid, yani dini yenileyici bir zat bulunur. O asırda da müceddidlik Seyda’ya geldiği halde almamış. Sultan Abdülhamid’e olsun demiş. Ben müceddid olursam civarımdaki üç-beş vilâyete tesir edebilirim, diye düşünmüş. Fakat Sultan Abdülhamid ise ta Mekke-i Mükerreme’ye kadar bütün İslam âlemine hükmetmektedir. O müceddid olursa, İslâm âlemine faydalı olur diyerek müceddidliği kabul etmemiş, Sultan Abdülhamid’e vermişti.

İşte o zamanın durumu böyleymiş ve Seyda o devir müslümanlarından namaz kılan, oruç tutan, zekâtını verip günahtan korunan kimseyi evliya olarak görüyormuş. Halbuki şimdi çok daha bozulmuş durumdadır. Eğer Seyda evliya olarak görüyor idiyse, ben, bu zamanın müslümanlarından namaz kılıp, oruç tutan, zekâtını veren, kendini günahlardan muhafaza eden, bilhassa kendini günah-ı kebâirden koruyan, itikadı bozulmamış kimseleri aynen Eshab’ın fazileti derecesinde görüyorum. Böyle kimseler aynen Eshab’ın sevabını alırlar. Çünkü zaman çok bozulmuş, din ve iman çok zayıflamıştır. Hattâ her dakika, her saniye İslâm zayıflamaktadır. Şimdi zorluk çoktur. Zorluğun çokluğu nisbetinde, sevabı da çoktur.

Nasıl normal zamanda tanesi bir lira olan bir ekmeğin kıtlık zamanında değeri birden bire yüz liraya çıkarsa, kıtlık olduğu için ekmek çok kıymetlenir, fiyatı yükselirse, şu dinin kıtlığı, şu müslümanlığın azaldığı zamanda da bir namaza karşılık Allah’ın yanında belki yüz namaz, belki de bin namaz sevabı vardır. Bir namaz yüz, hattâ bin namaza eşittir.

Şehirlerin durumu köylere nisbetle çok daha fecidir. Şehirlerde çok dehşetli bir din kıtlığı vardır. Şehirleri dünya keyf ve lezzeti kaplamış, her taraf radyo, teyp, televizyon, ve emsali şeylerle dolmuş. Şimdi eskisi gibi değil. Çocuklar daha altı-yedi yaşına girmeden, akılları henüz bir şeye ermezken, kötü şeyleri göre göre büyümekte, kötü şeylere alışmaktadır. Böyle büyüyen bir çocuk ise haliyle böyle hareket eder. Kendisinde bir İslâmi şuur bulunmaz. Dersini kötülük üzerine alan bir çocuk, müslümanlıktan soğur. Kolay kolay İslâmi bir hayatın içine giremez.

Halbuki eskiden böyle değildi, altı-yedi yaşına giren bir çocuğa dini öğretilir, İslâm ve iman akideleri tâlim edilirdi. Tâ on-onbeş yaşına kadar namaz, tâât ve ibadete alışan çocuk artık onu terkedemezdi.

Fakat bugün tam tersine olduğu için iyilik pek kalmamış, köylerde biraz varsa da, şehirlerde pek az bulunmaktadır.

Şimdi o zorluk zamanıdır. Dine manialar o kadar çoğalmış ki, bir değil, on değil, yüz değil, bin bile değil, hattâ sayılamayacak kadar maniler, insanı sapıtan şeyler vardır. Tek başına bin düşmanın içine girmiş olan bir kimse onlarla mücadele edebilir mi? Onların elinden kurtulabilir mi?

Nitekim Peygamber (s.a.v) iman, âhir zamanda bir kor ateş gibi olacak, onu eline alıp tahammül edebilen erdir, yiğittir (Ümmetimin ihtilafı anında sünnetime yapışan eline bir kor almış gibidir.) buyurmuştur.

İnsanda öyle kanaat hasıl oluyor ki: Şu zamanımızda helâl ve haramı bilen, iman ve itikadı sağlam olan kimsenin sevabı aynen Sahabe’nin sevabı gibidir. Onlarınki kadar kıymetlidir.

Şâh-ı Hazne daha küçücük iken bir gün bir haramı ağzına almış, gören babası hemen yanına varıp yutmuş olduğu haram yiyeceği dışarı çıkarmak için parmağını dile bastırarak onu kusturmuş.

Maalesef bugün haramdan sakınmak oldukça güç. Haram o kadar yaygın olmuş ki, bulaşmadığı şey pek kalmamış.

Bunlardan anlaşılıyor ki, artık nihayete gelinmiştir. Bundan daha kötü durum olamaz. Biraz daha din kıtlığı olursa, etrafı küfür kaplar. O zaman kâfiristan olur. Artık Allah’ın vermiş olduğu vaadin zamanı geldiğine insan inanıyor. Çünkü bütün küçük alâmetler zahir olmuştur şimdi. Küçük alâmetlerden geriye bir şey kalmadı. Sadece büyük alâmetler kaldı.


Seyyid Abdulhakim-el Hüseyni (k.s)