Forum içeriğimiz ziyaretçi kardeşlerimize açılmıştır. Forum sayfamızı daha aktif kullanmak için üye olmanız gerekir.

Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Peygamber Efendimizin Hayatı / Rasûlullah (s.a.v)'a Aşk ile Tabi Olmak
« Son İleti Gönderen: Agah 23 Eylül 2019, 10:46:10 »
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e duyulan gerçek bir aşk ve muhabbetin netîcesi, O'nun yolunun tozunu başının tâcı eylemek, O'na cân u gönülden itaat edip teslîm olmaktır.

Zîrâ O öyle bir şahsiyettir ki, her yönüyle insanlık için serâpâ bir rahmetten ibarettir. Bu meyanda O'nun kalbinin müminlere karşı ne derecede şefkat ve merhametle dolu olduğunu şu âyet-i kerîme ne güzel sergiler:

"Andolsun ki size kendi içinizden öyle izzetli bir peygamber geldi ki, sıkıntıya düşmeniz O'na çok ağır gelir. Size çok düşkündür. Mü'minlere karşı Raûf (cidden şefkatli) ve Rahîm (son derece merhametli) 'dir." (et-Tevbe, 128)

Bu hususta Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, o kadar hassas ve merhametli idi ki, bazı insanların gaflet içinde helâke sürüklenmeleri karşısında gönül âlemi aşırı bir ızdırap ve üzüntü ile yıpranır, âdetâ perîşân olurdu. Öyle ki, Cenâb-ı Hak:

" (Ey Rasûlüm!) Biz sana Kur'ân'ı meşakkat çekesin diye indirmedik..." (Tâ-hâ, 2) buyurarak O'nu îkâz ve tesellî eylemişti.

Rasûlullâh'ın ümmetine duyduğu bu engin şefkat, merhamet ve muhabbete mukâbil, ümmeti olarak biz bu sevgiye ne kadar karşılık verebildiğimizi tefekkür etmek zorundayız.

Hakîkaten, Allâh Rasûlü'ne olan muhabbetimizin ölçüsü, Kur'ân'ı ve Allâh Rasûlü'nü rehber edinerek, O'nun hâli ile ne kadar hâllendiğimizle belli olur. Onu seven ve O'nun uğruna her şeyini fedâ eden ashâb-ı kirâm, O'nu nasıl duydu ve hissetti? O'nun hâliyle nasıl hâllendi ve ahlâkını hayatına nasıl aksettirdi? Acabâ bizler bu hâllerin neresinde bulunuyoruz? O'na olan muhabbetimizi bu ölçülerle mîzan edip gönüllerimizi O'nun ahlâkı ile tezyîn etmeliyiz. Günahlarımız, hatâlarımız, kusurlarımız ve isyanlarımız O'nun zemzem misâli tertemiz ahlâkıyla yıkanmalı, O'nun mübârek hayatının mânâ ve hikmeti ile mânevî bir diriliş yaşamalıyız.

Vâsıl-ı ilâllâh olabilmenin sırrı, Allâh'ın kitâbına ve Varlık Nûru'nun sünnet-i seniyyesine, yâni yüksek ahlâk ve davranışlarına hulûs-i kalb ile yakınlaşabilmek, Allâh ve Rasûlü'nün sevdiklerine muhabbet, zıdlarına da nefretledir.

Zîrâ ilâhî muhabbetler, gönlü diri tutar, sıhhatli kılar, hayra istikâmetlendirir. Muhabbet ve onun zıddı olan nefret, ikisi birden aynı anda bir kalbde bulunamaz. Ne var ki, gönül boşluk kabûl etmediği için, birinin yokluğu, diğerinin varlık sebebidir. Bu iki zıdlık arasındaki fark, a'lâ-yı illiyyîn ile esfel-i sâfilîn arasındaki mesâfe kadar sonsuzdur.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in peygamberliği ile beşeriyet, beklediği ulvî hidâyet rehberlerinin en mükemmeline kavuşmuştur. Bu yüzden bugün hâlâ hodgam ve nefsânî bir hayat yaşamaya devâm edenler, böyle yüce bir örnek şahsiyet gelmeden önce câhilî bir hayat yaşayanlardan daha mes'ûl bir mevkîde bulunmaktadırlar. Bu bakımdan, insanlığın ekseriyetle kuvvete râm olup nefis sultasında yaşadığı günümüzde, O Varlık Nûru örnek şahsiyetin, karakter ve şahsiyet inşâsına daha büyük bir şiddetle muhtâcız!.. Târihimizin ihtişam devirlerindeki en büyük müessir de, O şânı yüce Peygamber'in hakîkî vârisleri olan amel-i sâlih sâhibi müminlerin varlığı ve onların topluma örnek bir şahsiyet sunmaları idi. Hâlbuki günümüzdeki ahvâle nazar ettiğimizde en hazin gerçeklerden birinin, böyle örnek şahsiyetlerin azlığı sebebiyle mâneviyat sahasında yaşanan hüsran olduğunu müşâhede etmekteyiz.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in, O'nun izinden gidenlerin ve bilhassa kendi târihimizdeki îmân ve vecd kahramanlarının heyecan dolu gönüllerinin seviyesine yeniden ulaşabilmek için tekrar o âbide ve örnek insanlara sâhip olmamız gerekmektedir.

Bunun için de onları duymak, anlamak ve onların gönül âlemlerinden hisse alabilmek gerekir. Yâni onların bu fânî âlemi nasıl telakkî ettiklerini, Allâh'ın kendilerine ihsân ettiği akıl, iz'an, idrâk, can ve malı nasıl kullanarak hem kendilerine hem de insanlığa saâdet yolunu açtıklarını iyi bilmek îcâb eder.

Doç. Dr. Ömer Çelik, Murat Kaya, Dr. Mustafa Öztürk ve onlara yardımcı olan diğer akademisyen kardeşlerimizin "Üsve-i Hasene" adıyla takdîm ettikleri bu eser vesîlesiyle, Rasûlullâh'a ittibâ husûsunda hangi noktada bulunduğumuzu yeniden bir muhâsebe edip hayatımızı burada bildirilen nebevî ölçüler ile mîzân etmek sûretiyle ciddî bir tefekkür ve gayret iklîmine girmeliyiz. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in yüce şefâatine nâil olmak için, O'nun ümmetine yakışacak bir hayat yaşamanın feyz ve heyecanı içinde ibadetlerimize, davranışlarımıza, hislerimize, düşüncelerimize, günümüze, yarınımıza, velhâsıl dünyâ ve âhiretimize O'nun eşsiz güzelliklerini ve derinliğini aksettirmeye çalışmalıyız. Çünkü insan, sevdiğine sevgisi ölçüsünde meftun olarak onu taklîd eder. Varlık Nûru'nu gereği gibi tâkib ve taklîd edebilmek için de O'nu gerçek mânâda tanıyıp örnek şahsiyetini lâyıkıyla değerlendirmeye çalışmalıyız.

Zîrâ bir tarla, ne kadar kâbiliyetli olursa olsun, üzerinden yağmur bulutları, güneşli bahar esintileri geçmedikçe yeşillenmez. Kalbin de münbit bir toprak gibi verimli hâle gelmesi, belli bir kıvam kazanıp güçlü bir îmân heyecanı içinde, insanlığa üsve-i hasene olan Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e râm olmakla mümkündür.

Zîrâ O, öncekilerin ve sonrakilerin en üstünü, fazîlet ve keremlerin tükenmez kaynağı; âlemdeki bilcümle bereket ve rahmetlerin sebebidir. Ezel ve ebed hakîkatleri ile dolu olan Kur'ân-ı Kerîm O'na indirilmiş; îmân cihânına armağan edilmiştir.

İşte Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in ibâdet, muâmelât, ahlâk ve beşerî davranışlarındaki kâbına varılmaz ölçüleri sunan bu eserin, kendimizi hesâba çekip O Varlık Nûru ile aramızdaki gönül boşluğunu ve mesafesini ölçmede bir "fiilî kıstas" olacağı kanaatindeyim.

Cenâb-ı Hak, ebedî saâdet rehberimiz Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in örnek şahsiyetinden lâyıkı vechile hisse alıp, dünyâ ve âhiretimizi onun güzelliklerinden akislerle taçlandırmayı nasîb eylesin. Allâh Rasûlü'nün üsve-i hasenesini ilmiyle, irfânıyla ve bilhassa örnek yaşayışıyla insanlığa tebliğ etmeye çalışan bütün gayret ehli mümin kardeşlerimizden râzı olsun. Bu eseri de, hazırlanmasında emeği geçen bütün kardeşlerimize bir sadaka-i câriye eylesin.

Amin.
2
Genel İslami Paylaşımlar / Ölüm Nimettir
« Son İleti Gönderen: Agah 23 Eylül 2019, 10:36:04 »
Allahu Teala'nın önü acı, arkası tatlı nimetleri vardır. Yani önce sabır gerektiren, teslim gerektiren, tevekkül gerektiren, rıza gerektiren; sabrı, teslimi,  tevekkülü ve rızayı gösterenler için hemen ardından Allah ın sonsuz rahmetini, rızasını ve merhametini netice veren yüksek nimetler  Hastalıklar gibi,  musibetler gibi, ölüm gibi.

Ölümün nimetten ibaret olduğunu,  "O ki, hanginiz daha güzel işler yapacaksınız diye sizi imtihan etmek için ölümü de, hayatı da yaratmıştır." (1) âyetini  tefsir ederken açıklayan Saîd Nursî Hazretlerine göre, hayat dünyaya nasıl bir yaratma ve takdir ile geliyor ise, dünyadan da bir yaratma  ve takdir ile ve bir hikmet ve tedbir ile gidiyor.

Bedîüzzaman bu hakikati en basit bitki hayatından örneklerle ispat eder. Şöyle ki: En basit hayat tabakasına sahip bitkinin ölümü, hayatından daha  muntazam bir sanat eseridir. Meyvelerin, çekirdeklerin ve tohumların ölümü görünüşte bozulmak, çürümek ve dağılmaktan ibarettir. Fakat bu görüntü  altında gayet muntazam bir kimyevî muâmele çerçevesinde, elementlerin, minerallerin ve gerekli zerrelerin faydalı şekilde bir araya gelmesiyle öyle bir  hamur oluşur ve yoğrulur ki, tohumun ölümü, sümbülün hayatını netice verir. Demek çekirdeğin ölümü, sümbülün hayatının başlangıcıdır veya hayatının  ta kendisidir. Öyleyse çekirdeğin bu ölümü hayat kadar muntazamdır, hayat kadar yaratılmıştır!

Hem sonra hayat sahibi meyvelerin veya hayvanların insan midesinde ölümleri, insanî hayata çıkmalarına bir basamaktır. Öyleyse bu ölümün meyveler  ve hayvanlar için yeni ve daha muntazam bir yaratılma meselesi olduğunu söylemek zor olmaz.

İşte en aşağı hayat tabakasına sahip olan bitki hayatının ölümü böyle muntazam bir yaratılışa başlangıç oluyor ve kaynaklık ediyorsa, hayat  tabakasının en üstününde yaşayan insan hayatının başına gelen ölüm, elbette daha muntazam ve bâkî bir hayatın basamağı ve başlangıcı olacaktır.  Yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, yer altına giren bir insan da, berzâh âleminde bâkî hayat sümbülü verecektir.(2)

Bedîüzzaman, ölümün dört açıdan nimet olduğunu beyan eder. Sırayla ele alalım:

1- Ölüm, kimi insanı ağırlaşmış olan hayat vazifesinden ve hayat yükünden kurtarıp yüzde doksan dokuz dostlarına kavuşmasını sağlayan berzah  âleminin kapısı hükmünde olduğundan, yaşlılar ile ağır ve çâresi tükenmiş hastalar için en büyük bir nimettir. Ayrıca ölüm ebedî saadetin kapısıdır ve  başlangıcıdır. Bizi ölüm ötesi nimetlere ulaştıran bir kapı hükmünde olan ölümün kendisi de, bu açıdan, nimetten başka bir şey değildir.(3)

2- Ölüm mü'mini, dar, sıkıntılı, dağdağalı, karmaşık ve fırtınalı dünya karanlığından çıkarır; geniş, sevinçli, ıztırapsız ve bâkî bir hayata mazhar eder.  Kişiyi, hakikî sevgili olan Cenâb-ı Allah ın rahmet dairesine alır. Bilhassa iman ehli için ölüm karanlıklı bir kuyu ağzı değil, nurlu âlemlerin kapısıdır. Dünya  ise bütün görkemiyle ve alıcılığıyla, âhirete nispeten bir zindan hükmündedir. Elbette dünya karanlığından Cennetler bahçesine çıkmak, sıkıntılı ve tutsak  cismânî hayattan rahat âlemine ve ruhların uçuştuğu âleme geçmek ve Rahman ın huzuruna gitmek bin can ile arzû edilir bir seyahattir. Hatta bir  saadettir.(4) Ölüm bu yönüyle de tartışılmaz bir nimettir.

3-İhtiyarlık gibi hayat şartlarını ağırlaştıran birçok olay vardır ki, ölümü hayatın çok üstünde bir nimet olarak gösterir. Meselâ sana ıztırap veren pek  ihtiyar annen ve baban ile birlikte, onların anne ve babaları, dede ve nineleri... vs dayanılmaz, ıztıraplı ve hastalıklı halleriyle senin önünde şimdi  bulunsaydı, hayat ne kadar çekilmez bir dert, ölüm ne kadar nimet olurdu; hissederdin. Hem meselâ, güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin, kışın şiddetli soğuğunda hayatları ne kadar zahmetli, kış öncesi ölümleri ne kadar rahmet ve  nimet doludur.

4- Uyku nasıl ki musibete uğrayanlar, yaralılar ve hastalar için bir rahat, bir rahmet ve bir istirahattır. Öyle de uykunun büyük kardeşi olan ölüm de,  musibetzedelere, çok ağır dert sahiplerine ve intihara kadar götüren belâlarla müptelâ olanlara tam bir rahmet ve nimettir.

Fakat şüphesiz ölümün bu rahmet ve nimet ciheti iman ve salih amel sahipleri içindir. Dalâlet ehli için ise ölüm elbette azap içinde azap, acı içinde  acıdır.
 

Dipnotlar:

1- Mülk Sûresi: 2
2- Mektûbât, s. 13
3- İşârâtü l-İ câz, s. 229
4- Sözler, s. 187
5- Mektûbât, s. 14
3
Namaz / Namazdaki Vesvese ve Hayaller
« Son İleti Gönderen: Agah 23 Eylül 2019, 10:32:13 »
Namazda ve ibâdetlerde aklımızdan kovamadığımız kötü düşünceler, kötü hayâller ve namaz haline yakışmayan vesveseler hakkında Allah’a sığınmaktan ve Allah’tan imdat istemekten başka çâremiz yoktur. Ne mutlu bize ki, bizi her vesîle ile, her türlü kötülüklere karşı koruyan, affeden ve kendisine sığındığımızda bize merhamet eden bir Rabb’imiz var.

Rabb’imiz Kur’ân’da bize şöyle duâ etmemizi öğütlüyor: “De ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım! Onların yanımda hazır bulunmalarından da Sana sığınırım, Rabbim!”(1)

Bu âyet-i celîleyi tefsîr eden ve vesvesenin hakikatini izah eden Üstad Bedîüzzaman Hazretleri vesvesenin ehemmiyet verdikçe şişen, ehemmiyet vermezsen sönen, büyük nazarıyla baksan büyüyen, küçük görsen küçülen, korksan ağırlaşan ve hasta eden, korkmazsan hafif olan ve gizli kalan, mahiyetini bilmezsen devam eden ve yerleşen, mahiyetini bilsen ve onu tanısan çekip giden bir musîbet olduğunu kaydeder.

Üstad Hazretlerine göre câhilliğin dâvet ettiği, ilmin kovduğu vesvese, şeytanın, ayağımızı kaydırmak için kullandığı ve her salih amelde kalbimize atıp durduğu bir oktur.Şeytanın evvelâ vesveseyi kalbimize attığını, kalbimiz kabûl etmediğinde ise kalbe düşünce plânında sövmeye benzer edepsiz hayaller verdiğini, bazı pis hatıraları ve edep dışı çirkin halleri hayalin görebileceği şekilde resimlendirdiğini beyan eden Bedîüzzaman Hazretleri, bu hâlin ise kalbe “eyvah!” dedirttiğini ve ümitsizlik verdiğini, Rabb’ine karşı edepsizlikte bulunduğu zannını verdiğini; bu zanna düşen kalbin dehşete ve korkuya kapıldığını kaydeder. Bedîüzzaman’a göre vesvese içindeki adam bu halden kurtulmak için namazı, niyazı, duâyı, ibâdeti terk edip gaflete dalar. Şeytanın istediği ise, tam da budur!

Üstad Hazretlerine göre bu halden dolayı asla telâş etmemelidir. Çünkü bu bir gerçek sövgü değil, gerçek çirkinlik değil, gerçek eylem değildir; bu bir hayâlden ibârettir. Hayâle küfür gelmesi gerçek küfür değil, çirkinlik gelmesi gerçek çirkinlik değil, kötülük gelmesi gerçek kötülük değil, edep dışı sûretler gelmesi gerçekten edep dışı bir eylem değildir. Çünkü mantıkça hayal üzerine hüküm bina edilmez. Hüküm; iş, eylem, fiil ve bizzat yapılan işleyiş üzerine bina edilir.

Hem sonra, o çirkin sözler ve kötü hayâller senin kalbinin sözleri ve sarfiyatı değildir. Çünkü senin kalbin bundan muzdariptir, üzülüyor, korkuyor, ağlıyor. Câmi içinde veya namaz esnasında çirkin bir manzara hayal etmekten dolayı kendi kendine utanç duyan ve kendi kendini sorgulayan bir kalp elbette bu işleyişten dolayı sorumlu tutulamaz, itham edilemez, suçlanamaz. O halde bu pis ve edep dışı hayal ve hâtıralar kalpten değil; kalbe yakın bulunan “lümme-i şeytânîden” yani, şeytanın penceresinden atılıyor.

Bu durumdaki bir vesvese hiçbir şekilde namaza zarar vermez. Ancak zarar vereceğinden korkulmamalı, üzerinde fazla araştırma yapılmamalı, evham konusu haline getirilmemeli, kalben ümitsizlik içine girilmemeli, bundan dolayı namaz ve ibâdetler asla terk edilmemelidir. Aksi takdirde zarar verir. Çünkü hükümsüz bir hayali, hakîkat zanneder. Şeytanın çirkin işini ve edepsiz sözlerini kalbine mal eder, kalbinden zanneder. Zarar anlar, zarara düşer. İşte şeytanın istediği budur! (2)

Bedîüzzaman’a göre mânâlar kalpten çıktıkları zaman sûretsizdirler, çıplak olarak hayale girerler. Hayalde sûret giyerler. Hayal ise sûretleri her zaman bir sebep altında dokur. Ehemmiyet verdiği şeyin sûretini yol üstünde bırakır. Yol üstünde bıraktığı bu sûreti, yoldan geçen başka bir mânâya hiç bağlantı olmasa da giydirir, takar, bulaştırır veya perde eder. Eğer geçen mânâ yüce ve temiz, sûret de pis ve rezil ise bu durumda giymek yoktur, temas vardır.

İşte vesveseli adam bu teması giymekle karıştırır, bunu giymek zanneder. Nezih ve temiz mânâların pis ve rezil sûretler tarafından kuşatıldığını sanır. “Eyvah!” der, “Kalbim ne kadar bozulmuş! Bu aşağılık düşünceler beni mahvedecek!” Şeytan bu damardan çok istifade eder. Oysa, nasıl ki içimizde gerçekten var olan necâset, namaza zarar vermemekte, namazı bozmamaktadır. Mukaddes mânâların hayalde pis sûretlerle yan yana bulunması da zararsızdır.

Câmîde, namazda, Allah’ın âyetlerini okuyup tefekkür ederken, birden bir heyecanlı hâl veya bir iştihâ hissimize dokunup bizi en çirkin ve en pis bir hayâlî manzaraya götürse de, bunda beis yoktur, sakınca yoktur, zarar yoktur, tehlîke söz konusu değildir. Bu durum namazı bozmaz. Yalnız nazarı ve hayali bu pis manzarada yürütmemeli, bu düşünceyi kendi irâdemizle sürdürmemeli; kendi haline bırakmalıyız. Kendi haline bırakırsak bu kötü düşünce ve hayaller kaybolup gidecekler, bizi rahatsız etmeyeceklerdir.


Dipnot: 1- Mü’minûn Sûresi: 97, 98; 2- Sözler, 248
4
Mübarek Gün Ve Geceler / Ynt: Cuma'mız Mübarek Olsun
« Son İleti Gönderen: Agah 20 Eylül 2019, 16:21:55 »


Ettiğimiz Bütün Dualar
Göklere Yükselip,
Tek Tek Kabul Olup
Üzerinize Sağanak Gibi
Yağsın İnşAllah.
5
Semerkand Aylık Dergi / Bir Ustaya Çırak Olmak
« Son İleti Gönderen: Agah 20 Eylül 2019, 12:30:16 »
“Çün bilirsin ki yakar âteş-i gam cân u teni
Ne var ey kân-ı kerem sen de çerağ eyle beni.” (Veysî)

Ey kerem sahibi! Bilirsin ki canı da teni de gam ateşi yakar. Öyleyse ne olur, beni çırak eyleyip (ateşinle tutuştur ki ben de candan ve tenden geçebileyim)

İnsan, kim olduğunun, niçin yaratıldığının farkındaysa; kendini biliyorsa eğer, Rabbini bilir. Rabbini bilenin de O’na gönülden bağlanmaması, âşık olmaması mümkün değildir artık. Yani kendini bilen kişi Hakk’a âşık olan kişidir ve her gerçek âşık gibi mâşukuna kavuşmak isteyecektir. Fakat dünya gurbeti âşığı mâşukundan ayırmıştır. İnsanı, müstakil bir varlık olduğu zehabına sürükleyen can ve ten, vuslata manidir. Bu engeller ölümle ortadan kalkacak, bu ayrılık ölümle bitecektir ama âşığın ölümü beklemeye tahammülü yoktur. Ölmeden evvel ölmek, bir an önce vuslata erip ikilikten kurtulmak için dünyadan geçmenin, candan ve tenden sıyrılmanın yollarını arar.

Can ve tenini gam ateşiyle yakarak ölmeden evvel ölebilir insan. Gam ateşi, aşk ateşidir. Gam, keder, ıstırap, hüzün âşığın şiarıdır çünkü. Gam yahut dert talebi, aslında aşk talebidir, ateş talebidir. Gönül yanmada derman bulur. Bunu bildikleri içindir ki Hak âşıkları birbirlerine, “Allah derdini artırsın!” diye dua ederler.

1561’de Alaşehir’de doğan Divan şairi Veysî de fani varlığından bir an önce kurtulmak için bir kerem sahibinden gam ateşi istiyor. Aşk ateşinin yeterince harlı, yeterince yalımlı yanmadığını düşünüyor olmalı ki kendisini çerağ eylemesi, yani yakıp tutuşturması için yalvarıyor O’na. “Çerağ”, Farsçadan dilimize geçen ve kandil, mum, meşale gibi ışık veren nesneler için kullanılan bir kelime. Türkçede “çıra” ve “çırak” şeklinde yeni anlamlar yüklenmiş iki farklı telaffuzu daha var. Çıra ile daha ziyade çam ağacının çabuk tutuşan yağlı parçacıklarını kastediyoruz. Çırak ise bir ustanın yanında zanaat veya sanat öğrenen kimse anlamına geliyor. “Çerağ olmak” her iki anlamı da ifade ediyor. Şair, hem “beni yak, yandır” demek istiyor; hem de “öyle bir yetiştir, terbiye eyle ki çıra gibi kolay ve çabuk yanabilecek bir kıvama gelebileyim” demek istiyor.

Peki, Hak âşığını kendisine çırak eyleyip onun ateşini alevlendirecek usta kimdir? Beyitte “kân-ı kerem”, yani lütuf ve iyilik kaynağı, tükenmeyen ikram sahibi olarak nitelendirildiğine göre bu usta “Hayrü’l-Beşer” ve “Rasul-i Ekrem” olan Efendimiz s.a.v.’dir öncelikle. Bütün Hak âşıkları, ilahî aşkın ateşini O’ndan aldıkları için O’nun çerağı yahut çırağıdırlar. Böyle olmak zorundadır, çünkü Allah aşkının ilk ve en kuvvetli ateşi O’nun gönlünde yakılmış; bu aşk ateşi, Peygamber mirasçısı âlimlerin, velilerin, salihlerin gönüllerine oradan alınan kıvılcımlarla taşınmıştır. Sonraki zamanlarda aşk ateşini bir meşale gibi elden ele, gönülden gönüle taşıyan muhabbet sultanlarının hepsi, Rasulullah s.a.v.’e çerağ yahut çırak olmakla, yani O’na tam bir ittiba ile kazanmışlardır bu payeyi. Zira çıraklık ustaya tabi olmayı gerektirir. Bunun içindir ki Âl-i İmran suresinin 31. ayetinde “Allah Tealâ’yı sevdiklerini iddia edenlerin, O’nun Rasulü ve Habib’i Hz. Peygamber s.a.v.’e uymaları” emir buyurulur.

Alemlerin Efendisi’nin aşk ateşi, bu aşktan dolayı dünya hayatında en fazla sıkıntı ve eziyete maruz kalmış bir insan olması hasebiyle, aynı zamanda gam ateşidir. Bu anlamda gam ateşini talep, aslında sıkıntılara tahammül gücünü ve dünyaya istiğnayı taleptir. Türlü meşakkatlere hiç şikâyetsiz tahammül etmek; pişmeye, olgunlaşmaya imkân verdiği için gam ateşini nimet bilmek, elbette aşkla, dünya hayatının faniliğinin her dem şuurunda olmakla, bâki olana, tek ve mutlak Sevgili’ye yönelmekle mümkündür. Bunu bildiği içindir ki şair gam talebini bir lütuf, bir iyilik talebi olarak ifade etmiştir.

Fakat bu talep kerem sahibi ustanın ancak fiilen müdahalesi ile gerçekleşebilecektir. Çıraklık da usta ile yüz yüze, diz dize bir eğitim sürecidir zaten. Bu zaruret, kerem sahibi ustanın yaşayan bir mürşid-i kâmil olması gerektiğini düşündürür. Böyle düşünmek “kân-ı kerem”le Hz. Peygamber s.a.v.’in kastedilmediği anlamına gelmez. Peygamber mirasçısı Allah dostlarına çırak olmak, Rasulullah s.a.v.’e çırak olmaktır. O ustalar, Allah Rasulü’nden ne almışlarsa onu verir, onu öğretirler size.

Veysî’den iki asır sonra Kayserili Âşık Seyranî, “Bir ustaya olsam çırak / Bir olurdu yakın ırak” mısralarıyla yine gam yahut aşk ateşini talep etmekle birlikte, bu talepteki maksadını da dile getirmektedir. Kendisine çırak olunan usta, aşk derdiyle başını hoş eylediği, her türlü eza ve cefaya direnmeyi öğrettiği âşığın böylece fena bulmasını, ölmeden evvel ölmesini sağlayacaktır. Ölmeden evvel ölenler için ayrılık gayrılık derdi bitmiştir. Yakın uzak diye bir mesafe ayırımı yoktur artık. Gurbet aynı zamanda sıla olmuştur onlar için. Onlar aynı anda gurbetteyken sılada, halk içindeyken Hak katındadırlar.

Fakat işte bu mazhariyet bir ustaya çırak olmadan ele geçmemektedir.


T. Ziya Ergünel
6
Dini Ve Güzel Sözler / İnsanın Sadece Hatırlamaya Değil
« Son İleti Gönderen: Agah 20 Eylül 2019, 12:20:31 »


İnsanın sadece hatırlamaya değil, unutmaya da ihtiyacı var…

Dücane Cündioğlu
7
Dini Ve Güzel Sözler / İnsan Bilmediği....
« Son İleti Gönderen: Agah 20 Eylül 2019, 12:15:49 »
İnsan bilmediği şeyin cahili, cahili olduğu şeyin gafili, gafili olduğu şeyin ise münkiri olur.
8
Allah (azze ve celle) / Allâh (c.c) Korkmak
« Son İleti Gönderen: Agah 20 Eylül 2019, 12:09:47 »
Takvâ: Allâh (c.c.)’dan korkmak, Kur’an’la amel etmek, aza razı olmak ve Âhiret gününe hazırlanmaktır.

Kur’an-ı Kerim’de takva, üç mânâda kullanılmıştır:



1. Korkma, sakınma manasında kullanılmıştır. Allâh (c.c.) şöyle buyurmuştur. “Benden

korkunuz” (Bakara s. 28) Başka bir âyette: “Öyle bir günden sakının ki (hepiniz) o

gün Allâh’a döndürüleceksiniz.” (Bakara s. 28)



2. Tâat ve ibadet manasında: “Ey imân edenler,

Allâh’a nasıl ibadet etmek (korkmak) lazımsa öyle ibadet

edin (öylece korkun)” (Âl-i İmran s. 102)



3. Kalbi, günâhlardan arıtmak yâni hiçbir suretle günâh

işlememek ve kalbin daimi olarak tertemiz kalmasını sağlamak

manasında kullanılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hakk:

“Kim Allâh ve Resûlü’ne itaat eder, Allâh’tan korkar ve

takva ederse o, felâha erer.” (Nûr s. 52) buyurmaktadır.


Takva sahibine nice hayır ve sevâblar verileceğini bildiren

bir çok âyetler vardır bunlardan bazıları: Sıkıntıdan

kurtarılacağı ve helâl rızık verileceği bildiriliyor: “Kim

Allâh’dan korkarsa Allâh (c.c.) ona bir (kurtuluş) çıkış

yeri ihsân eder. Ona, beklemediği yerden rızık verir.”

(Talâk s. 2-3)

Amellerin düzeltileceği bildiriliyor: “Ey imân edenler, Allâh’tan korkun ve sözü doğru söyleyin ki

(Allâh) işlerinizi iyiye götürsün.” (Ahzâb s. 70-71)



İbadetlerinin kabul edileceği bildiriliyor: “Allâh ancak

takvâ sahiplerinin (kendisinden korkanların) ibadetlerini

kabul eder.” (Mâide s. 27)


Allâh (c.c.)’ün yanında değerli ve aziz oldukları bildiriliyor:

 “Şüphesiz ki sizin Allâh yanında

en şerefliniz takvaca en ileride olanınızdır.” (Hucurât s. 13)



Her iki dünyada mutlu olacaklar müjdeleniyor: “Onlar

imân edip takvaya ermiş olanlardır. Dünya hayatında

da âhirette de onlar için müjdeler vardır.” (Yunus s. 63-64)



Cehennem ateşinden kurtulacakları bildiriliyor: “Takva

ehli, Cehennemden uzaklaştırılacaktır.” (Leyl s. 17)



(İmam Gazâli, Âbidlerin Yolu, 134-136. s)
9
Kıssalar Ve Menkıbeler / Lakin Bize İtmek Düşer
« Son İleti Gönderen: Agah 20 Eylül 2019, 12:03:47 »
Vaktiyle bir padişah kendisine bir vezir bulmaya karar vermiş ve böyle kocaman bir kapı yaptırmış. Yaptırdığı kapının ortasına onlarca kilit yaptırmış. Kimisi sürgülü, kimisi halka kilit vesaire derken baştan aşağı her tarafa kilit yaptırmış. Ve ondan sonra vezir adaylarını bir bir buyur etmiş. İlk giren adama demiş ki:
- “Sen benim vezirim olmak istiyorsun, değil mi?”
O da demiş: - “Evet efendim.”
- “Eğer benim vezirim olmak istiyorsan, şu kapıyı anahtar kullanmadan, levye kullanmadan, hiç bir alet kullanmadan açmanı istiyorum” demiş.
Vezir adayı şöyle bir dönmüş kapıya, bakmış ve demiş ki: - “Efendim bu mümkün değil, kaldı ki anahtar bile olsa bu kapıyı açmak saatler sürer.”
O da demiş ki: - “Peki, sen git ötekisi gelsin.”
Öteki gelmiş, ona aynısını söylemiş, O demiş: “Efendim mümkün değil anahtar bile olsa…” Öteki gel, öteki gel falan derken, en son vezir adayı girmiş içeriye. Padişah demiş ki: - “Sen vezir olmak istiyorsan, şu kapıyı anahtarsız, levyesiz, hiç bir alet edavat kullanmadan açmanı istiyorum.” Adam şöyle bakmış kapıya, bakmış, dönmüş demiş ki padişaha:
- “Devletli Sultanım! Aslında aklım der ki: ‘Bu kapı böyle açmaya açılmaz.’ Lakin bize itmek düşer” demiş ve elini uzatıp o kapıyı şöylece ittiğinde kapının açılıverdiğini ve aslında kilitlerin hiç birinin kapalı olmadığını görmüş.
10
Genel İslami Paylaşımlar / Yokmu Düşünen
« Son İleti Gönderen: Agah 20 Eylül 2019, 10:34:54 »
*Hayatta herşey bir amaca uygun yaratılıyor.

(Said Nursi)

Bir kalemin dahi büyük bir amacı var kağıdı doldurmak kağıda bir şeyler aktarılırsa bilgi oluşur o bilgi bir insanı kurtarır bir insan bir aileyi bir aile bir mahalleyi bir mahalle bir ilçeyi bir ilçe bir şehiri kurtarır. Bir kalemin bile yaratılışında büyük bir sır var. Büyük bir hikmet var. Ya insan? Hemde kalemde olandan çok daha üstün özellikler şu dünyada insana verilmişken yaradılış amacı yaşayıp ölücek kadar bu kadar hikmetsiz mi olmalı? İnsanın da bir yaradılış amacı var bu amaç insanın ölümle yaşam arasında bitmemeli. Ölüm ve yaşam kağıt ve kalem gibi bir köprü kurup kalem nasıl kağıdı dolduruyorsa yaşamda hayatın her karesini doldurup bizi Saadeti Ebediyeye hazırlayacak yüksek bir amaca uygun olmalı.
Sayfa: [1] 2 3 ... 10